Bodrum'un Efsanevi Edebiyat Öğretmeni Selahattin Turan
Bugün Bodrum'u yöneten nesli yetiştiren Bodrum Lisesi'nin ilk öğretmenlerinden Selahattin Turan nam-ı diğer Kaşgarlı Mahmud Hoca bu sayımızın konuğu. Bodrum'un ilk edebiyat öğretmeni olan Selahattin Turan ile öğretmenlik yıllarını, Bodrum'un siyasetini, turizmini, dönemin eğitim-öğretim sistemini ve Bodrum'u konuştuk.

Selahattin Turan kimdir? Bize kendinizi anlatır mısınız?
Siirt doğumluyum. 1949 yılında doğmuşum ama kimliğimde 1946 yazar. 16 yaşında liseyi bitirdikten sonra, öğretmen okulunun sınavlarına girdim. Öğretmenlik yaparken yaşım tutmadığı ve maaş alamadığım için yaşımı büyütmek zorunda kaldım. Siirt Lisesinden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girdim. Üniversitede okurken gündüz kaydımı gece bölümüne aktardım ve gündüz ilkokul öğretmenliği yaptım. Gündüz öğretmen gece öğrencilik tam 4 yıl sürdü. İlk öğretmenliğimi İstanbul'da yaptım ama Üniversite bittikten sonra Bodrum'a tayinimi istedim. İstanbul'da ilkokul öğretmenliği yapmıştım. Fark dersleri vardı, o zamanlar sistem öyleydi. Orta öğretim öğretmenliğini ise ilk kez Bodrum'da yaptım. Emekli oluncaya kadar, yani 1993 yılına kadar Bodrum lisesinde görev yaptım. Bodrum Lisesi 1972'de açıldı. Bodrum Lise binası o vakit Belediyenin bitişiğindeki bugün Mustafa Kızılağaç Okulunun bulunduğu yerdeydi. Bodrum Lisesinin de ilk kadrolu öğretmeniydim. Ankara'dan beni tebrik ettiler, hayırlı olsun dediler. Bu liseye ilk atanan öğretmen olduğum için. Bodrum 4-5 dükkânlık küçük bir yerdi, akşam 6 civarında elektriği kesilen tenha, sessiz; ama çok güzel, sakin bir belde idi. 41 yıllık Bodrumluyum. Doğduğum memleketimde yani Siirt'te 16 sene ömür geçirdim. Bodrum'da bu yıl 42. yılıma giriyorum.

Yaşamınız Bodrum olmuş iş, aş, eş hepsi Bodrum değil mi?
Çok doğru. Bodrum benim yaşamım. Bodrum'a geldikten sonra, öğretmenlikle beraber turizm ile uğraşmaya başladım. Deniz kenarında küçük bir yer aldım. Sonra onu pansiyon haline getirdim, İngilizlere kiraya verdim iki üç sene. 2009 yılına kadar, yirmi beş sene çalıştırdım bu pansiyonu. 2009 da Malezya'da trafik kazası geçirdim ve yaklaşık bir sene yürüyemedim. O tarih benim hayatım için bir dönüm noktasıdır. İşte o zaman zarfında komşum Ali Ayaz'a kiraya vermiştim bu “Hotel Hoca”adını taşıyan pansiyonumu ve halen kirada. Şimdilerde artık geziyorum, tek hobim gezmek. Sadece gezmekle kalmadım, gezdiğim yerleri de yazdım. Yazılarımı ve fotoğraflarımı bir blok-spotta topladım. Yazın da işimin olmadığı zamanlarda Gümbet'te soyadımızı taşıyan kızım Mehlika'nın eczanesinde vaktimi geçiriyorum. Eşim Şükran Hanım da benim gibi öğretmen. İlkokul öğretmeni. Kendisi Ortakentli. İlk görevini Kahramanmaraş'ta yapmış, sonra Kızılağaç'a gelmiş ve Cumhuriyet ilkokulundan da emekli oldu.

Turgut Karabağlı'dan başlayarak Bodrum'da birlikte görev yaptığınız diğer öğretmenler kimlerdi hatırlayabiliyor musunuz?
Turgut Karabağlı çok yetenekli, eğitim ve öğretim için yaratılmış müstesna bir kişilikti. Eğitimciden çok, büyük bir insan, insan gibi insandı. Psikolojiyi çok iyi anlayan, insan psikolojisini çok iyi süzen, özel bir yetenekti. Eğitimde herkese yardımcı olurdu. Derslere girerdi. Hatta hiç unutmam büyük oğlu Oğuz son sınıfta benim dersimi birinci karnede beş, ikinci karnede üç'e düşürdüğü için bütünlemeye kalmıştı. Notları okul müdürüne teslim edip, karşılaştırmalı okuyoruz tabi. Okul Müdürü de Turgut Karabağlı. Sıra oğlu Oğuz'a gelince belki de beni rencide etmemek için, hemen diğer öğrenciye geçiş yaptı. Herkese sahip çıkan, müthiş bir insandı. Toprağı bol olsun, hepimize çok emeği geçmiştir. İlk öğretmenler: Tarih Hocamız Murat Tengiz, Hatice Yücel, Ali İhsan Yücel, Mustafa Himmetoğlu, İsmail Tuna, Mesar Adıyaman, Rafet Gider, Bekir Akdeniz, Ayfer Mete, Gül Arman, Osman Koca, Rahmetli Alaattin Koç, Rahmetli İsa Angın, Rahmetli Süleyman Pamil geldi, daha sonra tarihçi Ali Tengiz geldi. Daha sonra Bora geldi onunla çalışan, Mehmet Cenikli, Haluk Anad ve şimdi aklıma gelmeyen kimler geldi, kimler geçti.

İlk öğrencilerinizi anımsıyor musunuz?
İlk öğrencilerimiz Ahmet Ezer'den tut, Mustafa Çakmaklı, Adnan Dizdar, Nilgün Baykut, Sevgi Fırat, Levent Erkut, Fuat Acar, Sedat Akyüz, Mustafa Birol. O dönemler Bodrum'un en önemli özelliği, evlerimizi, dükkânlarımızı kilitlemezdik. Dükkânların önüne bir sandalye koyar namaza, eve yemeğe giderdik. Geçen sene elime Bodrum ile ilgili kitap geçti. Mustafa Çakmaklı ile röportaj yapmışlar. Anılarını anlatmış. O zaman kötü geçen bir sınavının kâğıdını, benim evime girip değiştirmiş. Onu anlatıyor. Zaten ev açık; kâğıtlar orada. Şimdi "alacağı olsun" diyorum ama öğrencilik psikolojisi işte. Birçoğu hala aklımda. Hepsi çok iyi öğrencilerdi. Bir gün olsun saygıda kusur ettiklerini görmedim. Hala bu şekilde devam ediyor. O dönemin "Hababam Sınıfı" ünvanını hakeden bir öğrenci topluluğuydu.

Nerede oturuyordunuz o yıllarda?
İlk Tepecik'de oturdum, rahmetli Mustafa Sakay ağabeyin evinde. Zaten Gümbet'te pansiyon yapmak üzere aldığım yer de onundu. Oğlu Hasan vardı, oda rahmetli oldu. Sıkışmış, ben de borç aldım ve bir arkadaşla beraber orayı alarak turistik pansiyon yaptık. Daha sonra Kumbahçe'ye Ziraatçi Yalçın'ın sokağına taşındım. Daha sonra da Şalvarağa'nın yanan, sonra da yıkılan Baraz Otel'in karşısındaki evine göçtüm. Emekli olduktan sonra emekli ikramiyemle Nergis sitesinden iki parsel aldım; buraya ev yaptık ve halen bu evde oturuyoruz.

O dönemin öğrencileri ile bu günü bir kıyaslar mısınız? Mutlaka fark vardır. Sizin gözünüzden değerlendirebilir misiniz?
O zamanki öğrenciler ile şimdiki öğrencileri kıyaslayamazsınız. Toplumun yapısındaki başkalaşım çok hız almaya devam ediyor. Eskiden öğretmen-öğrenci diyalogu çok sade ve çıkara dayanmayan bir anlayışa dayanırdı. Biz öğrenciye inanırdık. Onunla oturup kalkardık, sohbet ederdik, adeta arkadaş gibiydik. Ben dışarıdan bakış açımla öyle değerlendiriyorum geçmiş dönemlerimi. 1993 yılındaydı yani yirmi sene oldu okuldan ayrılalı. Yirmi sene önceki eğitimle şimdiki arasında çok değişiklik ufuklar, çelişkiler var.. İnsanlar evrim geçirdi şimdi her şey çok hızlı. Teknoloji araya girdi, sonra cep telefonundan tut, teknoloji büsbütün değişik yepyeni bir nesil ortaya çıkardı. Öğretmen arkadaşlarım anlatıyor; çocuğun elinde cep telefonu, dersi dinlemiyor. Çocuğun ilgilenebileceği çevreler, kavramlar fazlalaştı. Zamanımızda çocuğa ödev verdiğim zaman gidebileceği yer halk kütüphanesiydi. (gülüyor kendi kendine) Ama Nazım Hikmet ile ilgili bir bilgiyi halk kütüphanesinde arasa bulamazdı tabi, yasaktı.Buna benzer ödev araştırma ortamı çok kısıtlı.. Şimdi cep telefonundan internete giriyor çocuklar, bilgisayardan dünyayı ayaklarının altına alabiliyor. Nazım dahil her şey avuçlarının içinde şimdi.

Bodrum'da o dönemlerde siyaset nasıldı? Nazım'dan da bahsedince aklımıza geliverdi?
Biz terörün en yüksek, yani 80 öncesi yıllarında ve darbe olduğu yıllarda görev yaptık. Her öğretmenin siyasi fikri düşüncesi vardı tabi. Ama burada şiddet hiç olmadı. Bodrum'da karşılıklı fikirlere çok hürmet ettik. Mesela biz TÖB-DER'i (Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği), kurduk TÖB-DER'e üye olmayan arkadaşlarımızı da bağrımıza bastık. Hiçbir zaman düşüncesi değişik diye dışlamadık. Bodrum'da öyle bir denge kuruluyduki, hiçbir zaman sağ sol sorunu olmadı burada. Birbirimizin fikirlerine hep saygı duyduk.. İstanbul'da 70'de mezun oldum. O anarşi dönemini yaşayan bir insanım. Bodrum'a geldikten sonra, bambaşka bir ülkeye gelmiş gibi oldum. Ama diyeceksin ki buradaki insanlar aynı fikirde mi? değil ama karşısındaki insanın fikrine hürmet eden, saygı gösteren bir insan profili var burada. 80'li yıllar denince o yıllarda yeni yapılan Şimdiki Bodrum Lisesi ile ilgili bir anımı geliyor aklıma anlatmadan geçemeyeceğim; Sivas'tan sonra Türkiye'de en iyi lise projesi olarak o gün inşaatı tamamlanan Yeni Lise binasına taşındık. Eylül-Ekim aylarında her şey iyi giderken kış mevsimine girmeden üst katların tavanları yağmurlarla birlikte akmaya başladı. Tavanlar rutubetten yemyeşil bir renge büründü, elektrik prizlerinden sular akmaya başladı. Durum böyle iken bir gün okula bayındırlıktan binayı müteahhitten teslim almak için kalabalık bir ekip geldi. Gelen adamlara prizlerden akan sudan, tavanları nemden yosunlaşmış sınıflara kadar her şeyi gösterdik. Biz öğretmenler, öğrenciler her an bir elektrik kazasına maruz kalabiliriz veya rutubetten hasta olabiliriz dedi. Aldığımız yanıt çok ilginçti; “biz sizin öğretmenliğinize karışıyor muyuz ki siz bizim işimize karışıyorsunuz” oldu. Ve bu bayındırlık ekibi bizim bu feryadımıza kulak asmadan Muğla'ya gider gitmez bu binaya “uygun raporu” verdi. Aradan uzun bir zaman geçti. Bir gün Bodrum'a gelen Evren Paşa mimarisi ile ünlü Lisemizi ziyarete geldi. Kenan Evren o dönemin tek adamı. Yanında çok kalabalık bir ekip var. Geleceğini haber alan yöneticiler Evren'in gezeceği alt katları temizlediler, makyajını yenilemek için bazı yerlerini boyadılar. Üst katlardaki akan tavanlar gizlenecekti. Ancak istiyoruz ki üst katları da görsün ve bir iyileştirmeye gidilsin. O sırada Paşanın genç yaveri sigara içmek için koridorda görünür görünmez yanına gidip durumu kısaca anlattım. Mümkünse Paşayı üst kata çıkarmasını istedim. Üst katın rezilliğini görür de belki önlem aldırır diye. Üst katı gören genç yaver paşayı mutlaka üst kata çıkaracağını söyleyerek yanımızdan ayrıldı. Daha sonra odadan dışarı çıkan paşa ve kalabalık Paşanın “üst kata da çıkalım” demesiyle sessiz bir paniğin yaşandığını gördüm. Paşa yukarının durumunu görünce “hemen müteahhidi askeri kışlaya gönderin bekliyorum” demesiyle bizi bir sevinç aldı. O sağlıksız koşullardan kurtulacağız diye. Ertesi gün 50'e yakın işçi ile 2 malzeme dolusu araba okulun önünde iş başı yaptı..

Pansiyonculuk yaptığınız için bilirsiniz o dönemin Turizminden de bahsedebilir misiniz?
Eskiden hatırlar mısınız bilmiyorum? Cebinizde yabancı para bulunduramazdınız. Turizmcilik yapıyorsunuz, gelen turiste bir içki, viski bulamazsınız. İstanköy'e giden gemiciler ile kaçak içki getirip, müşterinize satabiliyordunuz? Tugut Özal bu işi çözdü. Özellikle turizme girmiş olan, bütün tesislere açık kapı bıraktı. Turizm kredileri açıldı. İşte o zaman insanlar kabuklarından çıkmaya başladılar. Ama kimileri bu işi algılayamadılar. Cesars oteli bilirsiniz. Bodrum'un ilk beş yıldızlı kumarhane otelidir. Benim pansiyon ile otelin arsası birleşikti. Bizim Ali Sakay çok kez gel bu arsayı al 300 liraya dedi. Perşembeden perşembeye veya pazardan pazara beş lira, beş lira ödersin dedi. Çekindik almadık. Çünkü o zamanlar bir lodos geliyor dereyi taşırıyor her taraf su oluyordu. Sonra Cesars oldu işte orası. Sabahattin Kesici'den almışlardı. Bodrum turizminin getirdiği en büyük engel; çok para kazandırdı ama çok kişiden de çok şeyler aldı. Dedim ya her şey çok hızlı değişti. Bodrum'da hırsızlık yoktu. Şimdi ise demir parmaklıklar bile az geliyor hırsızlara. Turizmin gelişmesi beraberinde bu tür şeyleri getirdi tabi. Bodrum'da dolaşırken karşılaştığımız her 10 kişiden 9'unu tanırdık.Şimdi ise 10 kişiden birini bile tanıyamaz olduk.Birdenbire kozmopolit bir kimliğe girdi Bodrum..

Konu yine dönüp o dönemin öğrencilerine geliyor ve anlatıyor Selahattin Turan;
Lise açılana kadar hali vakti yerinde olanlar İzmir'e göndermişler çocuklarını. Durumu iyi olmayanlar ise ne yapsınlar? Sonra lise açılınca bazıları liseye başladılar. Yaşları büyüktü tabi. Ama yaşlarının büyük olması, arkadaşlık bağlarının daha köklü oluşmasını sağladı. Bunların arasında kuvvetli bir bağ var, hala da sürüyor. Bunların bazıları da evlendiler. Ben çok ikaz ettim onları. Özellikle Mustafa Çakmaklı'yı çok uyardım. Müşerrefi'de çok uyardım. Neşe Konday vardı Sedat Akyüz'le evlendi. Ahmet Açık ile Müzeyyen Kocair, Fuat Acar ile Ayfer Özsarsılmaz o grup içinde arkadaşlardı sonra evlendiler. Bunların içerisinde o sene yaramaz dediğimiz Ahmet Ezer sessizdi. Edebiyat bölümlerinde haylazlık diğerlerine göre daha fazla olurdu. Mesela belediye zabıtası Mehmet Özakman(Sabuncu), rahmetli çok haşarıydı. Ben yazılıda pek dolaşmazdım otururdum. Fakat Mehmet'in kopya çektiği belli olurdu, domates gibi kızarırdı. Mehmet Kocadon, İsmail Altındağ, Birol Aydın, Mahmut Serdar Kocadon, Hüseyin Nail Sağat'de benim öğrencilerimdi. Hiçbir öğrencimden kötülük görmedim. Yirmi seneden fazla görev yaptım hiç öğrenci kaybetmedim. Çalıştırdım zorla, yol gösterdim. Benim yüzümden kimse sınıfta kalmadı.

Bir nevi kendi eğitim sisteminizi kurdunuz diyebilir miyiz?
Öyle de denilebilir. Benim sistemim belliydi. Derse girdiğim zaman, herkes yerine otururdu. Ayakta birisini görürsem ödev olarak ona kitap okutturur, sonra da o kitabı sınıfa tanıttırırdım. Hem çocuklar kitap hakkında bilgi edinir, hem de çocuğun okuma-anlatma zevki gelişirdi. Ama bazıları uyanıklık yapıp gidip kitapların özetlerini okur, burada anlatmaya çalışırlardı ama hemen anlaşılırdı tabii.

Edebiyat dersinin korkulu rüyası Aruz Vezni'ydi Mefailün, failatün, faülün. Bu edebiyat bölümünde okuyanların ne işine yarıyor?
Müziğin bestesi vardır, o beste notaya göre icra edilir değil mi? Bir şiirin de aruz ölçüsü, yani o mefaülünler notalarıdır. Şimdi diyeceksin ölçü ne işe yarayacak. Şimdi ben bunları öğrettim ne işe yaradı. Matematik, geometri teorilerini, fizik, kimya denklemlerini öğrendim bana bir faydası olmadı ama o basamağı geçmek için öğrenmek zorunda bırakıldık. Diğer ülkelerde bunu göremezsin, ama Türkiye'deki lise mezunu ile Amerika'daki lise mezunu arasında fark var. Bizim çocuklar çok daha kültürlüdür. Ben formatlarını biliyorum bana ezberlettiler coğrafyayı, ama tarihi de aynı şekilde öğrendik. Yani failatün mefailün bir işe yaramadı diyorsun güzel, ama bizim ezberlediğimiz Kadeş muharebesinin tarihini ve daha birçok şeyi ezberlemeye gerek var mıydı? Bilgisayar'ın bir tuşuna bastığımız zaman çıkıyor ortaya.

Şimdi geziyorsunuz ve notlar alarak yazıyorsunuz değil mi?
1972 yılında Avrupa'yı dolaştım. Bütçeme göre birçok yere gittim gördüm. Başkalarına ön ayak olmak için de gezdiğim yerleri bir blogda topladım. Mesela Singapur'da bizi adaya götürecek olan tur kişi başı 60-70 dolar istedi. Oysaki şehirde Santosa Adasına gitmek isteyenleri ücretsiz servis otobüsleri var. Gezilerin böyle püf noktaları var. Ben de geziye giderken, daha önce bu seyahati yapmış gezginlerin yazılarını okuyorum. Benim de bir faydam olsun diye bu gezilere gidecek olanlara püf noktaları hakkında bilgi veriyorum blogumda. Şimdi sırada Kasım ayında gideceğim Güney Amerika gezisi var. Gitmediğim bir tek Brezilya ve Arjantin kaldı.

Selahattin Turan Hocaya öğrencileri "Kaşgarlı Mahmud" lakabını takmışlar. Selahattin Hoca'da gezilerine başladığı yıllarda "madem bana Kaşgarlı Mahmud dediler gidip memleketimi göreyim" demiş. Biz de bu hikayeyi dinlemek istiyoruz. Öğrencilerim bana Kaşgarlı Mahmud lakabını takmışlar. Bari bende memleketimi gidip göreyim dedim. Bir gezi de Çin'e yaptım. Kaşgar'ı karış karış gezdim. Sonrasında Amerika'ya gitmiş olan Eski Belediye Başkanımız Cevat Bilkiç'in damadı Amerika'da yaşıyor ve Uygur Türklerinden. Kaşgar'da Cevat Beyin dünürünü evinde ziyaret ettim. Ailenin 4 çocuğu da ülke dışında. Ülkeye girişleri yasak. Anne babalarının da pasaportlarına el koyduğu için yurt dışına çıkmaları olanak dışı. Çocukları da doğdukları yere Çinlilerin uyguladığı yasaktan dolayı gidemiyorlar. Damadın annesi bundan sonra sen de benim evladımsın diye beni öpüp kokladı. Memleketimin havası kokuyorsun diye bir müddet yanından ayırmadı.

Gençlere eski bir eğitimci bir öğretmen olarak ne mesajınız olabilir?
Yeni gençlere önerim hangi mevkiye gelirse gelsinler, İnsan olduklarını unutmasınlar. Hürmet, saygı, sevgi beraber yürüyecek. Küçüğe, büyüğe, aileye saygı ve sevgi kendiliğinden gelecektir.

Selahattin Turan "kasgarliseyyah.blogspot.com" adresinde gezi yazıları yazıyor. Biz de bundan sonraki sayılarımızda Selahattin Turan'ın gezi yazılarını dergimizde yayınlamaya başlayacağız. Gezip gördüğü yerlerdeki izlenimlerini, notlarını okuyacağız. Bize hem yazılarını dergimizde yayınlama izni verdiği için, hem de bu güzel röportajı gerçekleştirdiğimiz için kendisine çok teşekkür ediyor, bundan sonraki hayatında sağlıklı ve huzurlu bir yaşam diliyoruz.
http://www.bodto.org.tr/ sitesinden 25.06.2018 tarihinde yazdırılmıştır.