Çakır Ali

Çakır Ali aslen Bodrumlu ama o zamanlar Bodrum'da iş ve para olmadığı için ailesi Karaova'ya tütüncülük yapmaya gidermiş.1929 yılında orada dünyaya geldikten 2-3 sene sonra Bodrum'a dönünce nüfusa yazdırmışlar.

Çakır Ali, gençliğinde Halil Acaröz'le beraber Muğla yolu yapımında 2-3 sene nafa olarak çalıştıktan sonra askere gitmiş. Askerden döndüğünde Selamoğlu Kemal ile o zamanlar belediyede tahsildarlık yapan Kemal Yaraşır'ın ortak işlettiği lokantaya çırak olarak girmiş. Onlar dükkanı kapatınca bir süre de Hasan Yıldız'ın lokantasında çalıştıktan sonra kendi yerini açmaya karar vererek Adliye Camii'nin yanında ilk dükkanını açmış. Müşteri çoğalıp, dükkan küçük gelmeye başlayınca 1957'de Mehmet Soykan'ın dükkanlarından birine geçerek uzun yıllar orada Çakır Ali köftecisini işletmiş. O zamanlar Bodrum'da köfteci olarak sadece Ali Doksan'ın ustası rahmetli Sakallı ile Nasip ve Hüseyin Şeker varmış. Fakat Nasip ve Hüseyin Şeker vefat edince oğulları Cahit, Hasan ve Abdurrahman işi devam ettirmemişler.7

Çakır Ali'nin yanında kimler çalışmamış ki... Giritli mahallesinden Fıstıkçı Ali'nin oğulları Fethi ve Durmuş'tan tutun da İrfan, Şadi ve Mehmet Helvacıoğlu'na kadar hepsi zamanında Çakır Ali'nin çıraklarıymış. Sonrasında Bodrum'a yeni bankalar açılınca İrfan Helvacıoğlu Ticaret Bankası'na, Şadi Helvacıoğlu da Yapı Kredi Bankası'na girmiş. Mehmet Helvacıoğlu ise barcılık yapmaya başlamış ve halen bar işine devam ediyor. Bir de rahmetli Yusuf Cansevdi varmış. Askere gitmek için Çakır Ali'nin yanından ayrılmış ama askerde şehit düşmüş. Daha sonra oğluyla beraber çalışmaya başlamışlar. Hikayenin gerisini halen babasının işini devam ettiren Mehmet Özışık'tan dinleyelim.

“Ben hiç çocukluk yaşamadım.” diyerek başlıyor anlatmaya: “20.02.1962 yılında Bodrum'da doğdum, dedim ya hiç çocukluk yaşamadım. Sabahtan öğleye kadar çalışıyorduk. Çalışmazsan paso dayak. Öğleden sonrada okula gidiyorduk. 1974 yılının Haziran ayında ortaokul bitti. Liseye gidecek para mı var? O zamandan beri bu işteyim. 1982 yılında askere gidene kadar öğleden önce babamla çalışırdık. Öğleden sonra akşam 21:00'e kadar da eski soğuk havanın karşısında Ali Dinç'in dükkanlarının olduğu yerdeki marangoz atölyesinde marangozluk yaptım. Para yok. Karnımızı doyurmak için mecbur çalışmak zorundaydım. Kısa zamanda o işi de kavradım. Babam gelip ustaya kızardı. “Bu çocuğun elinde bir tane çekiç yarası görürsem sigortaya şikayet eder, yakarım seni!” derdi.

Askerden döndükten sonra Ekim 1985'te evlendim. Evlenince babamdan kurtulurum sandım ama sinirlenince yine bastı küfürü, tokatı (gülüyor). Çok esnaf vardı Bodrum'da. İlla babamı kızdırıp küfür ettirecek ondan sonra gidip mekanını açacak. Bu küfürün hastaları vardı anlayacağın.

Babamı 14 Şubat 2005'te kaybettik. Akciğer kanseriydi. Hastalığın başlamasıyla bitmesi 7 ay sürdü. Çok sigara, içki içerdi. Bizim memlekette sabah içkisi çok olurdu. Esnaf, içmeye sabahtan başlardı ama bence günümüzde içkinin dürüst bir esnafın mekanında olmaması gerekiyor. İçilmesi gereken yerlerde, restoranlarda, meyhanelerde içilmeli. Biz şimdi köfteci dükkanında içki içirirsek iki arkadaşımız iki duble rakı içecek diye asıl müşterilerimizden olabiliriz. Ben asla içirmiyorum. Zaten içki ruhsatı da almadım. Böyle devam ediyoruz. O zamanlar neler vardı neler. Dedim ya babamı küfür ettirmeden dükkanın önünden geçmezlerdi diye. Bir gün rahmetli Belediye Başkanı Suat Giray içeride köfte yiyiyordu. Tabi babam adamı tanımıyormuş. Zabıta amiri Celal Çakır, zenginlerin Cumhur'la beraber şadırvanın arkasına geçmiş babamı kızdırıyorlarmış. Babam küfür etmeye başlayınca Belediye Başkanı ne olduğuyla kaldı. Sonra yalvar yakar bi şekilde kapandı gitti olay.

Çok sinirliydi rahmetli. Keşke sağ olsa da yine dövse. Tabii biz de hakediyorduk. Şadırvanın oradaki dükkanla şu anki Palmiye Pastanesi'nin oradaki fırının arası 200 metre. İşin çok yoğun olduğu zamanlarda babam fırına yolladığında denize girip ekmeği geç getirince dayağı hakediyorduk tabii ki. Bir gün Ankara'dan misafirlerimiz gelmişti. Babamın kayığıyla onları Bardakçı'ya götürmüştüm. Bir de Karaada'yı göstereyim derken hava patladı da patladı. Aslında yavaş yavaş dönerdim ama 16 yaşındaydım daha ufaktık, aklımız ermiyordu ki... Türkkuyusu mahallesi muhtarı Bahattin'in babası Süleyman Aşkın yanımdan geçiyordu. Babama merak etmemesini ve hava durunca döneceğimi söylemesini istedim ama o da unutup söylememiş. Akşam olmasına rağmen ben hala dönemedim tabii. Tıkır tıkırın Cumhur'la babam kayığa biniyorlar Kargı'ya kadar gidiyorlar ama bizi bulamıyorlar. Babam ağlarmış biz battık mı diye. Derken hava düşünce ben döndüm ama bunlar Yedi Adalar, Küfre derken Gökova'nın içine kadar gitmişler. O gün yediğim dayağı hiç unutmam... En sonunda canıma tak etti. Bir gün oturdum sandalyeye, beni bir kere adam akıllı döv de hergün dövüp durma dedim (gülüyor). Ne bileyim ya zaman işte. Çok sinirliydi allah rahmet eylesin. O kadar dayak yedim ama oğluma bir fiske bile vurmamışımdır. Herkeste olduğu gibi bende de biraz sinir vardır. Kin hiç tutmam. Haksızlığı, yalanı sevmem. Bir de borcu sevmem. Param olmasın ama borcum da olmasın...

Uzun yıllar sonra çalıştığımız dükkanımızın mal sahibiyle bir anlaşmazlığa düşerek mahkemelik olduk. 1989 yılının Haziran ayında rahmetli Ali Efe, Muammer Ataer ve Mustafa Danacı'nın sayesinde Mahmut Kaptan'ın karşısındaki İsmet Özsarsılmaz'ın dükkanını kiraladık. 7 yıl orada geçtikten sonra bir gün rahmetli Emin Anter sekreterini dükkana yollayıp beni çağırttı. Her zaman büyüklerimizden korkardık, çekinirdik. “Acaba bir hata mı yaptım da beni çağırıyor” diye korka korka gittim yanına. Meğer pazar yerinin oradaki dükkanların ihalesi varmış ve o gün de para yatırılması gerekiyormuş ama üzerimde hiç para yoktu. Rahmetli sağolsun o günün parasıyla çıkarıp 1500 lira verdi, sonra geri almak istemedi. Emin Anter'in vefatından sonra Tuğrul Acar döneminde ihaleler iptal edildi. Ama biz memleket çocuğu olduğumuz ve sevildiğimiz için o dönemde meclis üyeleri bizleri biraz kolladılar. İhale şartnamesini alıp iyice okuduk. Meğer 15 gün içerisinde ihale bedelinin dörtte üçünü yatırmamız gerekiyormuş. Benim de o zaman inan ki hiç param yok. Hanımın elinde ne varsa bozmak için kuyumcu kuyumcu dolaşıyorum. Hangisi daha fazla verirse ona satacağım ama yine de gerekli parayı denkleştiremiyordum. Rahmetli Mehmet Karakaya sağolsun o zaman altınları bozdu ve ihtiyacım olan paranın hepsini verdi. Ben sonra eksik kalanını ona geri ödedim. Mehmet Karakaya'nın o desteğini hiçbir zaman unutmadım. Derken tekrar ihaleye girdik ve o günden bugüne 16 yıldır şimdiki yerimizdeyiz.

Sonradan döner işine de girdik. Zamanında dönercilik yapmış Bahadır diye bir arkadaş, dönerde güzel para olduğunu söyledi. Bizim de işi arttırmamız lazım, sadece köfte ve ciğer kavurmakla olmuyordu. Bu iş için Erzurum'dan usta getirtecektim ama rahmetli kasap Mehmet Serçe, yakında askerden gelecek olan bir ustayı beklememi söyledi. Kendisi şu an 26 yıllık ustamız olan Osman Demirci'dir. Onun gelmesiyle döner işine başladık ve iş anında tuttu. Döneri halen kendimiz yapıyoruz. Bodrum'da biz hariç neredeyse herkes hazır döner kullanıyor diyebilirim. Bence işin tembelliğine kaçıyorlar. Ben kendimi bildim bileli kasaba kıyma bile çektirmem. İllaki kendim yapacağım.

Döneri yaptığın zaman ertesi güne kalamaz. Bugün hazırladığın kıymayla ertesi gün de köfte yapabilirsin ama bizde yapılan döner o gün biter. Normalde 5-6 saatin üzerinde et beklememesi lazım. Kurtlanma ya da ekşime yapabilir. İnsan kendi yaptığı şeyi kendisi de yemeli. Yemeyip satarsa o işte hile hurda vardır. Biz, döner bittiğinde dükkanı kapatırız. Akşamdan eti hazırlar terbiyeye yatırırız. Sabah erken 07:30 - 08:00 gibi kıymalarımızı kıyarız. Dükkanı açar açmaz köfte hazırlayabiliriz ama dönerle beraber ancak saat 10:00'da her şey hazır olur. Çalışanlar dükkanı sabah erken açıp ocağı yakarlar. Ben de en geç 07:15'te dükkanda olurum. Dedim ya biz çocukluk yaşamadık. Şu yaşımıza kadar sabah uykusu uyumadık. Sadece Pazar günleri kapalıyız. Ne yapalım, böyle böyle bugünlere geldik.

Bizde en kısa çalışan oğlumdur. O bile işe başlayalı iki sene olmuş. Onun dışında Osman Usta 26, Murat 20 senedir yanımızda çalışıyor. 15 senenin altında çalışan yok diyebilirim. İşçi değiştirmeyi sevmem ben. Geçmişi özlüyor musun diye sorarsan geçmişe dönemezsin. Eskiye bakmayacaksın artık. Kim yaptı bunu? Biz yaptık. Dışarıdan gelen adam bunu zorla almadı ki. Sen sattın... Biz sattık... Yapacak bir şey yok. O zamanlar özlenmiyor değil. Dükkanlar kilitlenmiyordu. Sandalyeyi ters çevirdin mi bitti. Nereye gitmiş bu adam? Camiye ya da eve… Turizm gelince, nüfus artmaya başlayınca bazı şeyler tabii ki değişecek. Bugün olmasa yarın illa ki olacaktı. İş nerede insan orada... Şimdi köfteci de dönerci de çoğaldı. Sen ne kadar dürüst çalışırsan çalış bu pasta büyüyor ve Türk Milleti zamanla yarıştığı için iş vaktinde en yakınındaki yerde yemek yemeyi tercih ediyor. Mutlaka herkes kendini düşünecek. Beni düşünecek hali yok. Gelen de sağolsun gelmeyen de. Demek ki müşterilere birşey verebiliyoruz ki bizi yanlız bırakmıyorlar. Esnaflığımız çok inişli çıkışlı oldu. Çarşıda ilk dükkandan ayrıldığımız zaman birkaç sene iş yapamadım diyebilirim. Bu hayatta her şey olabiliyor...

Artık paket servis de yapıyoruz. Önceden yapmıyordum ama baktım ki göndermek gerekiyor. Bu yüzden biz de başladık. Ama evlere halen yollamıyorum. Müşteridir, istemek hakkıdır ama zaten insanların acıkma saati olan 11:30 - 14:00 arası esnafa zor yetişiyoruz. Bu yoğunluk içinde evlere yollamam mümkün değil. İsteyen olursa “kusura bakmayın” diyorum. Çok fazla büyümek gibi bir çabamız yok. Fazla para düşman kazandırır. Geçineceğimiz kadarı bizim için yeterli. Her şey kararınca olmalı. Az olsun temiz olsun.

Bir gün dükkana yabancı bir kadın yemek yemeye geldi. Sonradan öğrendik ki Alman'mış. Derken kadını hergün elinde fotoğraf makinasıyla buralarda gezerken görmeye başladım. Birgün beni dışarıya çağırdı. Bizi gözlemlemiş, hizmetimiz ve dürüst çalışmamız çok hoşuna gitmiş. Dükkanımızın ve bizim fotoğrafımızı çekmek istedi.

Meğer kadın Marie Claire dergisinin editörlerinden biriymiş. Aradan birkaç ay geçti ve gerçekten kadın dergide Çakır Ali'ye 1 sayfa yer verip bizi tanıtmış.

“Çakır Ali” ismini Mahmut Başkan'ın tavsiyesiyle tescillettim. Kardeşime bile: “Babamın adını kullanırsan sana 100 lira ceza keserim, adı 10 yıl bende 10 yıl sonra istersen sana veririm” diyorum (gülerek). Biz üç kardeşiz, iki tane kız kardeşim var. Bir de ablam varmış. Rahmetlinin doğuştan kalbi delikmiş. Doğduktan 21 gün sonra vefat etmiş. Umurça mezarlığında halen mezarı duruyor.

2 sene önce emekli oldum. 27 yıl 2 ay ödemişim Bağkurumu. Hatta ödediğim makbuzların hepsini saklamıştım. Muğla'ya götürdüğümde kurumdaki memur: “Ne yapacağım ben bunları?” dedi. Dedim ki: “Alın bakın işte... Orada yılların emeği var.”

Ben, birkaç sene daha çalışırım. Hesabı kitabı oğluma devrettim. Şimdilik onu takip ediyorum. İstediğim kıvama gelirse işten elimi ayağımı çekerim. Ona araba aldım diye babam bana jest yaptı diyor ama bana jest yapan yok (gülüyor). O da bana bir jest yapıp köfte yapmayı öğrense... 2 yıldır eti öğrenmesi için kasaba yolluyorum. Çünkü et çok önemli. Biz bütün alırız hayvanı. Özellikle arka butu seçerim. İnşallah oğlum da bu işi sever ve devam ettirir” diyerek konuşmasını bitiriyor Mehmet Özışık.

Keşke hayatta olsaydı da Çakır Ali de söyleşimize katılabilseydi. Kendisini rahmetle anarken, bizlere zaman ayırıp Çakır Ali'nin hikayesiyle anılarını anlatan oğlu Mehmet Özışık'a ve söyleşi yapmamıza vesile olan çok yakında mahkeme kararı ile adının başına dedesinin lakabını koyduracak olan torunu Ali Özışık'a çok teşekkür ederim. Dilerim, Ali de dedesinin bıraktığı mirası babası gibi başarıyla devam ettirir.

Röportajı gerçekleştiren : İbrahim Ethem Sağat

http://www.bodto.org.tr/ sitesinden 20.07.2018 tarihinde yazdırılmıştır.