Bodrum'da Dünden, Bugüne Su Sporları – Hüseyin ÖZSU

Bu sayıda ise biraz daha gerilere giderek belki de Bodrum'un tanıtımına ve turizimin gelişme sürecine büyük katkısı olduğuna inandığım su sporlarının başlangıç öyküsünü; senelerini bu işe veren öz ağabeyim gibi sevdiğim Hüseyin Özsu ile gerçekleştirdiğim söyleşiyle sizlere aktarmak istiyorum..

 

Günümüzde imkanlar daha fazla ve şartlar çok daha kolay olmasına rağmen hep Bodrum'un geçmişini büyüklerimden imrenerek dinlemişimdir. Hüseyin Özsu'da geçmişe olan özleminden olsa gerek heyecanla başlıyor o günleri anlatmaya...

 

05 Eylül 1966'da Bitez'de doğmuşum. Yazları  mandalin bahçelerimize balktığımız için Bitez'de kalır, okul açılır açılmaz da babannemin yanına Bodrum'a dönerdik. Çok zevkli olurdu Bitez. Geceleri salyangoza, balığa gider sonra ipe dizer satardık. Bitez'de Numan Kamber'in kafeteryasında üç seneden fazla çalıştım. Abdullah Güner, her gün 8 metre pancar motorlu kayığıyla 20-25 kişi getirirdi. Kayıkta bırak yatmayı, oturacak yer zor bulunurdu. Her yerden müşterilerin kolları bacakları sarkardı. Onlara meşhur yengen tost ve çay yapıp satardık.

 

Türkiye'de ilk sörf, Muzaffer Ergöz, Murat Şeremetli ve Cihan Anasal tarafından Gümbet'te başlamıştır. O zamanlar haftasonları onların yanında getir götür yapardık. Derken Ahmet Davran ve Yalıhan Otel'in sahibi Ali Uz tarafından Bitez'e de sörf geldi ve ben sörf yapmayı ilk Bitez'de öğrendim. Numan Kamber'in orada çalışırken her fırsatta Hüseyin Zeren'le Ahmet Davran'ın yanına gider sörf yapardık. İşte o zamanlar hastalık başladı bizde... 85 yıllarına doğru Gümbet'te ikinci bir merkez açıldı. Hatırladığım kadarıyla Cihan Anasal sadece ithalatla uğraşmaya başladı. Hatta bir dönem Türkiye'nin en büyük spor malzemeleri ithalatçısı olmuştu. Sonrasında Muzaffer Ergöz ile Murat Şeremetli'de birbirlerinden ayrılıp kendi sörf okullarını açtılar. İşte o yıllarda Gümbet, dünyanın sayılı sörf merkezlerinden biri oldu. Öğleye kadar yeni başlayanlar için çok güzel meltem eser, öğleden sonra da iyi bilenler için kuzeybatıdan sert rüzgar… Ayrıca korunaklı bir koy olduğu için dünyanın en iyi 3 sörf merkezinden biri seçilmişti. O dönemde Gümbet'te kampingler vardı. Sami, Baba, Mocamp ve Ayaz Kamping var. Kaliteli insanlar hep tatillerini buralarda yaparlardı. Yine o yıllarda İsmail Aydoğar ve Mustafa Özsu şu anki Özyurtlar'ın otelinin olduğu yerde (Mels Otel) restoran açtılar ve bir yandan da sörf işine girdiler. 40 küsur sörfleri vardı. Hüseyin Zeren'le beni de çağırdılar ve Gümbet maceram böylelikle başlamış oldu. Sabahları bele kadar suda ders vermeye bir başlıyorduk, akşama kadar… Aynı anda 5 kişiye birden ders verdiğimiz zamanlar olurdu. Öyle çok ilgi vardı ki bu sörflere… Öğrenenleri salıyorduk ama geri dönmeleri çok zor olurdu. Botumuz da yoktu doğru dürüst. Şişme zodiakları ağzımızla şişirirdik, pompa falan bilmezdik o zamanlar. Kampçıların, almancıların hurda diye bıraktığı motorları zorla çalıştırır ya da pancarlarla gider alırdık. Pancarların şanzımanı da yoktu yani anlayacağın çok zordu şartlar. Botlarda hızlı gitmediği gibi sürekli arıza yapardı. Her gidişte pervanenin pimleri yamulurdu. Tabii o zamanlar krom pimleri nereden bulacaksın, çivilerden pimler yapar her gidiş gelişte değiştirirdim onları. Buralar sırf bataklık ve erişteydi. Bazı bayanlar çok korkarlardı almaya gittiğimizde hep ağlarken bulurduk. Bir de herkesin ayağına mutlaka kara diken batardı. Aklına gelebilecek her türlü rezillik vardı ama yine de çok güzel günlerdi. Günde herkes 20-25 kişiye ders verirdi. Eğer hava çok sertse korkanların sörflerine 50-60 metre ip bağlardık. Sörf en güzel sabah öğrenilir ama, öğleden sonra gelip çok ısrar edenler olursa kıramaz onlara da öğretirdik. Daha 18 yaşındayken mühendislere, doktorlara, konsoloslara ders verirdik. Ee bir de hocayız ya, fırça atardık hiç sözümüzden çıkmazlardı. Sörfe çıkan herkesi deftere yazardık. Bir gün, Kerim adında rehber arkadaş çıkmış gitmiş, o yoğunlukta yazmamışız bizden biri diye. Akşam kapadık gittik. Adam taa sabah çıkıp geldi. Kos'un açığında bir kotra bulup Karaincir'e bırakmış, oradan yürüyerek gelmiş. Şuan Öger'in üst düzey yöneticilerinden biridir. O zamanlar en zor işlerden biri akşam olunca malzemelerin toplanmasıydı. Toplanma saatini herkes bilirdi ve o saatte herkes ortalıktan kaybolurdu. Plaj sörf dolu, yelkenleri koyacak yer de yoktu. Hepsini içe içe toplar bırakırdık. Ama işler çok iyiydi o zamanlar. 40 tane sörf vardı bir tanesi boş kalmazdı, hepsi mutlaka kiraya verilirdi. Sadece alırken para verirsin sonrası hep kar. Yelkenleri yırtıldığında döşemecilere diktirirdik. İlk ve en çok tamirini yapan Cavit'tir. Kamp yapan yabancılardan birileri 9.9 Bulldog Johnson ve kırmızı Metzeler marka motor vermişti. Sürekli arıza yapardı. Motor tamircisi de yok o dönemde.

 

İlk olarak şimdiki Migros'un karşısına Seykan diye biri dükkan açtı. Şu anki Kawasaki'nin ustası onun yanında yetişmiştir. Ali Özsu ile Mustafa Özsu'nun pancarları vardı. O zamanlar büyük tekne olmadığı için pancarlar kraldı. 7-8 sörfü arka arkaya bağlar insanları toplaya toplaya giderdik. Tabii fazla insan olmadığı için sörfün üstündeki herkes birbirini bilirdi.

 

Small World diye bir otel açılmıştı. İlk İngiliz müşterileri onların getirdiğini hatırlıyorum. Onlar da hep bizim oraya takılırlardı. Haftada bir domuz partisi yapılırdı. İsmail Aydoğar çok güzel hazırlanırdı. Akşam olunca müşterilerle beraber mangallar yakılır, biralar açılır sohbet edilirdi. Bazı zamanlarda akvaryuma giderdik. İsmail Aydoğar saz çalardı. Bazen de hep beraber Bodrum'a iner Küçük Ev, Jazz Kafe ve Halikarnas'a giderdik. Zaten başka da gidilecek mekan yoktu o dönemlerde. Kimi zamanda kendi aramızda sörf yarışları düzenlerdik. Yani anlayacağın her günümüzü dolu dolu yaşardık..

 

Ben 86 yılında İbrahim Aybatan'ın Orkinos teknesinde sezon sonuna kadar gemicilik yapıp askere gittim. 88'de askerden döndüğümde tekrar su sporlarına başladım. Geldiğimde zaten bir sürü otel yapılmıştı. İngiliz firmalar deniz kıyısındaki arsa sahiplerine seneye müşterilerini getirebileceği bir otel yapması için paralar verirlerdi. Hatta benim eniştemin 8 odalı bir pansiyonu vardı. Devlet teşvik primi verdi, İngilizler'den de aldığı parayla otel yapmıştı. O zaman çok kalite aranmıyordu. Öyle çok talep vardı ki yatacak yer olması müşteriler için yeterliydi. Derken 90 yılında buraya taşındık. Mustafa Özsu, Ali Ayaz'la ortak oldu. Bana da teklif ettiler. Tuğrul Tercan'ı da alarak 4 ortak kendi merkezimizi kurduk. Sörfler ve bir tane de bot alarak su sporlarına başladık. O zamanlar Baba Camping'de kalan doktor lakaplı biri vardı. Onun botu ve su kayağı vardı. İnsanlar onda görüp gelir bize sorarlardı. Biz de doktora yaptırıp komisyon alırdık. İlerleyen zamanlarda su kayağı da alıp kendimiz yapmaya başladık. Böylece motorlu su sporları hayatımıza girmiş oldu. O yıllarda ilk kez Banana başlamıştı. 50 beygir Mercury bir sürat botumuz vardı. Arızalandığında tamirciler yapamamıştı. Tuğrul Acar'a götürdük o kitabını okudu çözdü tamir edip getirdi. O dönemde banana çok popüler oldu. Hala surf, banana ve su kayağından başka aktivite yok. İnsanlar kuyrukta beklerdi. Günde 100 kişinin banana yaptığı zamanları hatırlarım. Hüseyin Ayaz'ın fıçı şarabı vardı. Bekleyenler sıkılmasın diye müşterilere çeşmeden şarap doldurup ikram ederdik. 90'lı yıllarda Yalçın Tülpar ilk ringoyu getirdi. Ayrıca Cihan Anasal'da ithalatçı olduğu için yenilikleri takip eder, yeni malzemeler getirirdi. Yalçın Tülpar siyah paraşüt teknesiyle yerli müşterilere çok fazla iş yapmıştı. Derken ringo da çok popüler oldu ve biz de aldık. Tabii ringodan banana kadar para kazanamıyorsun. Hem daha az kişi çekebiliyorsun hem de motoru daha fazla yoruyor. Biz de daha büyük motor almak zorunda kalmıştık. İşler o kadar yoğundu ki o zamanlar değil yemek yemek, tuvalete gitmeye bile zamanımız olmazdı.

 

O yıllarda Gümbet'te paraşüt de başlamıştı. Bir dönem Muzaffer Ergöz'le ortaklığı olan İskoç bir adam, 120 metrekare platform yaptırmıştı. Paraşütü platformdan kaldırıp tekrar platforma indirirdi. Gümbet'te fazla tekne olmadığı için çok rahat paraşüt uçurulurdu. 1992 yılında biz paraşüt botuyla platformu satın aldık. İskoç'un gemicisi Aydın Aydemir işi öğrenmiş olduğu için de onu kaptan yaptık. Derken İbrahim Akbaş'ta aldığı sürat teknesiyle sahilden  kaldırıp denize indirerek paraşüt uçurmaya başladı.

 

Bu aktiviteler başladığında sörf hala Gümbet'te devam ediyordu, ta ki Almanlar karavanlarıyla jet skileri tanıtmak amacıyla Sami Otel'e gelene kadar. İnsanlar jet skiyi görünce ilgi göstermeye fiyat sormaya başladılar. Para kazandıracağı anlaşılınca Sami Otel ve sonrasında Cenk Sezgin'in girişimleriyle jet ski Gümbet'e girmiş oldu. Asarlık mevkiinde bir tane bile otelin olmadığı zamanlarda Gümbet'te müzik sesi bile yokken o jetskinin gürültüsü insanları öyle rahatsız ederdi ki... En önemlisi de sörf yapan kişiler için çok büyük tehdit oluşturmasıydı. Koyun içinde tek bir jet ski bile bütün sörfçüleri tedirgin ediyordu. Bu yüzden biz çok savaş verdik. Koyun geleceği için çok olumsuz olduğunu savunduk. Bir kısmımız bizim gibi düşündü, bir kısmımızsa arkalarında durdu ve onlara kucak açtı. Tabii para da kazanmaya başlamışlardı. O dönemlerde devlette ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu bilmiyordu. Hüseyin Ayaz'ın yıllarca yazı yazmadığı yer kalmamıştı. Yelken müşterisinin çok kaliteli müşteri olduğunu ve jet ski hayatımıza girerse bu yelken müşterisini kaybedeceğimizi çok savunduk. Şuan bu işi yapmama rağmen benim şahsi kanaatım jet ski Gümbet'e çok şey kaybettirmiştir. Şimdiki hali yerine hala sörf merkezi olarak korunabilseydi şuan çok daha farklı yerlerde olabileceğimize inanıyorum. O zamanlar Alaçatı falan yok. Balıkçılardan , süngercilerden başka kimse bilmezdi ki orayı. Gümbet tek merkezdi. Jet ski o kadar hızlı ki 10 dakikada Gümbet koyunda en az 5 tur atmak mümkün. Sörfçüler rüzgara paralel gidip geldiği için jet ski heran bir tehlike arz ediyordu. Bir sezonda bir sürü kaza oluyordu. Sörfçü gidip jet skiye çarpmaz ama jet skiler sörfçülere yada yüzenlere çarpabiliyordu. Bir jet skinin dolaştığı yerde sörfçü dolaşmak istemez çünkü kendini güvende hissetmez. Geçen gün bir kaza oldu. Sabah erken koy bomboşken iki jet ski kiraya verdik. Koca koyda gidip birbirlerine çarptılar. Jet skiye binen bir kişi de şurada gidip tek başıma dolaşayım demez ki. Nerede bir sörfcü var, tekne var oraya gider ya da kendini göstermek için kıyıya yaklaşır. Böylece yelkenciler ve sörfçüler Gümbet'i yavaş yavaş terketmeye başladı. Özellikle Sunsail müşterisi çok kaliteliydi. Bitez'de de ilk Falcon Sailing olarak başladı sonrasında Nelson'da geldi. Şah Motel ve Yalıhan Oteli'ni kapatırlardı. Başta para harcayacakları fazla yer yoktu. Onların gelmesiyle Bitez'de restoranlar açıldı. Bitez rengarenk olmuştu... Bu yabancı firmalar Bodrum'u terketse de Bitez'de ve Bodrum'un bir çok yerinde sörf halen devam etmektedir ama Gümbet bambaşkaydı...

 

Bu gelişmelerden sonra jet skiye karşı savaş verenler kaybetti ve Ayaz'da yıllarca direnmesine rağmen biz de jet ski almak zorunda kaldık. Böylelikle Gümbet 2000 yılına geldiğimizde bir jet ski merkezi haline geldi. Yelken ve sörfün tamamen bitmesi artık motorlu su sporlarına yoğunlaşmamıza sebep oldu. Hatta jet skinin en fazla iş yaptığı zamanlarda bizim hala jet skimizin olmadığını hatırlıyorum. Tabii ilk başlarda hiç bir şekilde kural yoktu. Bu yüzden çok kazalara şahit olduk. Çok bilinçsizce, tamamen kişilerin çıkarları doğrultusunda hareket edildi. Dünyayı gezerken koyun cazibesine kapılıp Gümbet'e demirleyen Avusturalyalı bir adamın bile teknesinin makine dairesine jet ski girmişti. O zamanlar jet ski kiralanması için yaş sınırı yok, jet ski sayısında limit yok, yüzenler için kulvar yok, kurtarma botu yok... Bu kuralsızlıklardan dolayı yaşadığımız deneyimler bugünkü kuralları getirdi. Özellikle 2000 yılından itibaren çok ciddi toplantılar yapılmaya başlandı. İlk defa jet ski sayısında sınırlandırma kuralı geldi. Sonra yavaş yavaş düzene girmeye ve prosedürler katılaşmaya başladı. Şimdi ki kazalar gerçekten kaza oluyor, ama o zamanki kazalar bile bile ladesti denebilir.

 

Tabii artık şartlar çok değişti. Eskiyle kıyaslama yapacak olursak o zamanlar daha güzel paralar kazanıyorduk. Hem rekabet azdı, hem müşteriler kaliteliydi. Önüne gelen her işi yapamıyordu. Yeni bir şey satın aldığımızda 2-3 ayda parasını çıkarabiliyorduk çünkü maliyette çok düşüktü. Kabataslak hesaplayacak olursak eskiden 100 lira kazandığımız da 60'ı kar kalıyorken şimdi ki şartlarda 20'si ya kalıyor ya kalmıyor. O zamanlarda yazın çalışıp kazandığımızla kışın çok rahat geçinebiliyor, üstüne birde para biriktiriyorduk. Şimdi geçimimizi sağladığımıza şükredir hale geldik. En çok ta eski arkadaşlıkların bitmesine üzülüyorum. Özellikle 90'lı yıllarda gelen turistlere vakit ayırabiliyorduk. Hem para kazanıp hem iyi vakit geçirebiliyorduk. Çünkü gelen kişilerde çok kültürlü kişilerdi. Yanımızda öyle güzel vakit geçirirlerdi ki tatilleri bittiğinde resepsiyondan uğurlarken hepsi ağlarlardı. Bir çok aile bizleri giderken ülkelerine davet ederdi ve giderlerken öyle memnun ayrılırlardı ki gelecek sezon mutlaka yine gelirlerdi. Kendi arabamla müşterilerime akşam Karaincir'i, Akyarlar'ı gezdirdiğimi sonrasında Gümüşlük'e yemeğe götürüp bir de hesabı kendim ödediğim günleri biliyorum. Ödediğimiz para koymazdı ki. O zamanlar paranın değeri vardı ve bunu haftada 1-2 kere yapma şansı bulurduk. Şimdi ki şartlarda bunu yapmak mümkün değil. Kendi ailemize bile vakit ayırıp zor yapabiliyoruz. Gelen bir aileyle samimi olmayalı belki 10 yıl olmuştur. Eskiden  her aileyle arkadaş olurduk. Her akşam mangal yakar toplanırdık. Aileler bizlere sormadan plan yapmazlardı. Mutlaka bizimle vakit geçirmek isterlerdi. Şimdiyse adamdan nasıl para kazanırız diye hesap yapar, türlü taklalar atar hale geldik. Ayrıca müşteriler bizlere güvenirlerdi. Her şeylerini emanet ederlerdi. Şimdi bir müşteri aktivite yaparken her hangi bir şeyini emanet edeceğinde acaba geri alabilirmiyim korkusu yaşıyor, bunu yüzlerinden anlayabiliyorsunuz. Zamanında biri yanlış bir şey yaptığı zaman onu uyarırdık. Buradaki huzurun bozulmasına asla izin vermezdik. Şimdi Gümbet'in hali ortada. Bu zamanda birini bir hatasından dolayı uyarmak istesen belki de kavga etmeyi göze almak lazım.

 

Şu an eskiye kesinlikle dönmek isterdim. O zamanlar kendimi Gümbet'in kralı gibi hissediyordum. Çünkü yazları sadece yanımızda vakit geçirebilmek için gelen, burada tatil yapıp bizlere yardım eden çok değerli insanlar vardı. Artık gelmiyorlar buralara. Tahminim ya adalara gidiyorlar ya da Kempinski gibi bir otele gelip, Bodrum'a bile inmiyorlar. Onlar buradaki doğal hayata ve bizlerle kurdukları arkadaşlıklar için gelirlerdi. Bazen eski arkadaşlarla mailleşiyorum, eski fotoğraflara bakıp şükrediyorum. Gerçekten çok az insana nasip olacak bir gençlik yaşadık. Şimdi istediğiniz kadar para harcasanızda bizim yaşadıklarımızı yaşayamazsınız. Bir kere geçim derdimiz yoktu. Karnımız bir şekilde doyuyordu ve emeğimizin karşılığını fazlasıyla alıyorduk. Şimdiyse alamıyoruz. Emeğimizin karşılığını rekabetten dolayı sürekli birileri çalıyor. Eskiden az çalışıp çok para kazanırken şimdi çok çalışıp ancak geçinebiliyoruz...” diyerek konuşmasını bitirdi. Anılara daldığımız için havanın karardığını bile farketmemiştik. Hep beraber akşam yemeği yedikten sonra bu keyifli söyleşiyi orada noktaladık.

 

Parkım Ayaz Otel'de yaptığımız bu söyleşi ile su sporlarının geçmişten bugüne gelişim ve değişim sürecine tanıklık ederken, Hüseyin Özsu'nun herkese kısmet olmayacak güzellikteki yaşamından kesitler dinledik. Turizm sezonunun bu en yoğun günlerinde bizlere vakit ayırdığı için Hüseyin Özsu'ya, hatırladıklarıyla bizlere eşlik eden Esen Usta'ya ve bizi otellerinde ağırlayan arkadaşlarım Arif ve Uğur Ayaz'a çok teşekkür ederim.

 

Röportajı gerçekleştiren : İbrahim Ethem Sağat

http://www.bodto.org.tr/ sitesinden 21.10.2018 tarihinde yazdırılmıştır.